27 Oca 2016

Behzad'ın Ardından (İran-3)

Tebriz'e varana kadar sayısız noktada durdum. Unutulmaz anlar yaşadım. Çok pedal çevirdim, bacaklarıma kramplar girdikçe ruhum dinlendi. Düşünmek için bolca zamanım oldu. Demir yolu işçilerinin çayına, tarlada çalışan insanların yemeğine ortak oldum. Yolumu kesen çocuklarla sohbet ettim. Bol bol karpuz yedim. Meraklı ve güler yüzlü insanların Hara gidersin? Hardan gelirsin? Neçe gündür yoldasın?  gibi sorularına cevap vere vere yol aldım.

Tebriz girişlerinde bir yerde yol kenarında durmakta olan ve üzerinde "kanun" yazan bir arabanın içindeki arkadaşlara şehir merkezine nasıl gidebileceğimi sordum. Bu araçtaki arkadaş yanındaki hanımefendiye direksiyon eğitimi veriyormuş, arkada oturan hanımefendi de kızın annesiymiş, İran'da böyleymiş. Bir saat kadar burada beklersen seni şehir merkezine götürebilirim, akşama da misafir edebilirim deyince teşekkür ettim. "Madem kabul etmiyorsun, sana yolu tarif edeyim en azından." dedi. Bir süre onlar önden, ben arkadan devam ettik. Bir noktada "Buradan müstagım(düz) git, merkeze çatarsın(varırsın)." dedi ve yollarımız ayrıldı.

Nispeten daha sakin yollardan sonra Tebriz'in trafiği beni biraz ürküttü. Reza'nın yazdığı adresi birine sormam lazım; ama Tebriz'e gelene kadar muhatap olduğum çoğu insan beni evine davet ettiği için; artık adres sormaya korkar duruma gelmiştim. Sonunda bir dükkanın önünde bekleyen bir arkadaşı gözüme kestirip Reza'nın kağıda yazdığı parkın adresini sordum. İsmi Habip imiş adres sorduğum arkadaşın. Tebrizlilerin Türkiye Türkçesine yakın bir Türkçe ile konuştuklarını duymuştum. O kadar güzel konuşuyordu ki Habip; hayran kaldım. "Ne edeceksen orada?" diye sordu Habip. "Gece kalmak için çadır kuracağım." dediğimde. Bak Ali, canım, senin evde galmaya ehtiyacın var, yorulmuşsundur, acıkmışsındır, bak duş alırsın, kıyafetlerini de yıkarız, dizi izleriz bak, evde annem var sadece; ben müsaitim bak, çekinme; dudakların da çatlamış bak; senin evde kalmaya ihtiyacın var... dedi de dedi. Beni ağırlamak için çok ısrar eden Habip'e teşekkür ettim.  Bana telefon numarasını verdi ve benim İran'da kullandığım telefon numaramı aldı. Karar değiştirirsem beni almaya gelebileceğini, bir ihtiyacım olursa aramamı, ziyaretime de gelebileceğini söyledi. Birlikte bir süre yürüdük; parkı tarif etti, sonra benden ayrılıp dükkana döndü. Habip ayrılınca, davetini kabul etseydim daha iyi olacaktı sanki..." diye düşünmeden edemedim.

İnsanlar beni evlerine davet ettiklerinde, nezaketen davet ediyorlarmış gibi geliyor en başta; teşekkür edip rahatsız etmek istemediğimi söylüyorum. Devamında insanların davetinin gerçekten samimi olduğunun, beni konuk etme isteklerinin çok fazla olduğunun farkına varıyorum.

Habip'in tarif ettiği istikamete doğru bisiklet sürerken Kale kalıntılarını farkettim yolun sağında, Gidonumu kırdım kaleye doğru. Kale duvarının dibine vardığımda, ileride bir masada oturan ve görevli olduğu üzerindeki kıyafetten belli olan 30 yaş civarında bir arkadaş yanıma geldi. Burada görevli olduğunu ve kale kalıntısı hakkında bilgi verebileceğini söyledi. Adı Vahid'miş; arkeologmuş; görevi buraya gelen turistlere rehberlik etmekmiş. O da bir bisiklet kullanıcısı imiş; ev ve işi arasındaki mesafeyi bisikletle gelip gidermiş; ileride duvarın dibinde durmakta olan bisiklet de ona aitmiş. Reza'nın gece çadır kurabilmem için kağıda yazıp verdiği adresi gösterdim Vahid'e. 20 dakika sonra işi bitiyormuş; parkın yerini gösterebilirmiş. Vahid'in işi bitene kadar bir kaç fotoğraf çektim. Vahid'in mesaisi bitince bisikletlere atladık, parka doğru birlikte pedal çevirmeye başladık. Yan yana giderken bir taraftan da konuşuyoruz. Vahid sorduğu bir çok sorudan sonra dün nerede kaldığımı sorduğunda Reza'dan bahsettim. "Onu önceden tanıyordun herhalde." dedi Vahid. "Hayır tanımıyordum, dün yolda ilk defa gördüm ve akşam da konuğuydum." dedim. Vahid "Ben sana parkı gösteremem arkadaş." dedi. "Neden" dedim şaşırarak. "Bizim eve gidiyoruz." dedi. "Olmaz, ben onun için söylemedim." dedim. Habip'e ne kadar direndiysem Vahid'e de o kadar direnmeye çalıştım; ama işe yaramadı. "Evi ara; anan, atan müsaitse; ancak o zaman gelirim." dedim. Aradı ya da ararmış gibi yaptı. Ben teklif edecektim zaten; ama kabul etmeyeceğini düşünmüştüm, herkes seni bekliyor dedi. Eve vardık. Vahid'lerin evinin alt katı Vahid'in babası tarafından işletilen mütevazi bir kumaş dükkanı. Burada da çok iyi karşılandım. Bir süre dükkan önünde oturduk. Gelen geçenler Vahid'in babasına "Bazar ola" derken biz eve çıktık. Hep birlikte yemek yedik. Çamaşırlarım yıkandı, duşumu aldım. Davetini kabul etmediğim Habip bir kaç defa aradı akşam; ama telefonu açamadım. "Senin davetini kabul etmedim; ama başka bir daveti kabul ettim." mi diyeydim Habip. Bu satırları okursan beni affet. Biliyorum sen de Vahid kadar iyi ağırlayacaktın beni. O gece Vahid'lerin Tebriz'in Maral Mahallesindeki evlerinin terasında, yer yatağında güzel bir uyku çektim.

Ertesi sabah Vahid, Vahid'in anası, atası ve kardeşiyle birlikte kahvaltı yaptık. İran'da kahvaltı sofraları çok mütevazi, çayın yanında çoğunlukla 1 çeşit(peynir ya da tere yağ) en fazla 3 çeşit(peynir, tere yağ, reçel) oluyor. Vahid, doktora başvurusu için İstanbul'a geldiğinde kahvaltıda çok çeşit bulunmasına, en çok da kahvaltıda salam yenmesine şaşırmış. O gün Vahid öğleye kadar izinli olduğu için bana eşlik etti, sağolsun. Öncelikle Azerbaycan Müzesini gezdik. Bu müze İran'nın en iyi müzelerinden birisiymiş. Buradaki birkaç eseri kendi elleriyle gün yüzüne çıkarmış Vahid. Bazar'ı(Kapalı Çarşıyı) Mavi Mescid'i ve çok kimse tarafından bilinmeyen yerleri, bir kaç müzeyi gezdik. Tüm Müzelerdeki görevliler Vahid'in tanıdığı olduğu için hepsi çok yardımcı oldu diyeyim, gerisini siz anlayın.

Günlerden cumaydı ve öğle vakti cuma namazı için Cuma Mescidi'ne gittik. İran'da bir şehirde cuma namazı, o şehrin sadece bir camisinde kılınıyor. Cuma günü insanlar şehrin her tarafından otobüslerle buraya taşınmış. Caminin kadın cemaati de oldukça kalabalıktı ve erkeklerden aşağı kalır tarafı yoktu. Bir tarafta insanları getiren otobüsler, gurup gurup askerler... Caminin etrafı ana baba günü gibiydi. Abdestimizi aldık. Camiye giren herkes cami girişinde aranıyor. Harici(başka ülkeden olduğum) anlaşılınca beni başka bir kapıdan aldılar ve daha dikkatli aradılar. Çantamın içine baktılar. İçinde fotoğraf makinesi, cüzdan, pasaport, harita vb eşyalarım olan çantayı çıkışta vermek üzere teslim aldılar. Camiye dışarıdan bakınca, mimari açıdan giriş kapısı dışında pek bir numarası yok; ama içi gerçekten çok büyük; neredeyse iki futbol sahası büyüklüğünde var. En önde cuma hutbesini okuyan şahsı görmek mümkün değil; bunun için belli aralıklarla tavana ekranlar yerleştirilmiş, buralardan hutbeyi dinliyorsunuz, izliyorsunuz. Vahid'in dediğine göre bu cami Otuz Bin kişilikmiş. Otuz bin kişilik caminin üçte birini erkekler, bir kısmını erkeklerin yarısı kadar olan kadınlar, en az yarısını da poşet içerisinde halılar üzerine koyulmuş ayakkabılar kaplıyordu. Cami girişinde ayakkabılık yok; biz de herkes gibi ayakkabılarımızı bir poşetin içine koyup yanımıza aldık. Caminin belli bölümlerinde kasalar içerisinde, başka camilerde ve evlerde de gördüğüm değişik geometrilerde, yaklaşık olarak kibrit kutusu büyüklüğünde, topraktan yapılmış namaz mühürleri var. İnsanlar namaza başlamadan, üzerinde ayetler, hadisler, dualar ve Muhammed, Ali gibi yazıların bulunduğu bu taşlardan birer ikişer alıp, secde edeceği yere, alnına denk getirecek şekilde yerleştiriyor. Şiilikte namaz kılarken alnın doğal bir cisme değmesi gerekiyor. Kişi halı üstünde namaz kılarken bile bu taşları kullanmak zorunda. Namaza başlamadan önce mühür isteyip istemediğimi soranlar ve benim mühürsüz namaz kıldığımı görünce şaşıranlar çok oldu.

Namazımı kıldık. Dışarı çıktık. İran'daki mimari yapıların giriş kapılarını son derece estetik buldum ve bunları büyük bir uygarlığın eseri olarak gördüm; bunun için cumadan çıkınca caminin giriş kapısının fotoğrafını çekmek için cemaatin dağılmasını bekledim. Cemaat büyük oranda dağıldıktan sonra dışarıda bulunan bir görevliye fotoğraf çekmemin bir mahsuru olup olmayacağını sordum. Görevli arkadaş hiç sorun olmayacağını söyledi. Giriş kapısının iki kare fotoğrafını çekip Vahid'in beni beklemekte olduğu tarafa yönelmişken aynı görevli arkadaş, "İçerisi çok güzeldir, gir içerisinin de fotoğrafını çek." dedi. Dediğim gibi içerisinin büyüklüğü dışında pek bir numarası yoktu benim için; sırf bu arkadaşın gönlü olsun diye içeriye girdim. Kapıdan girdim, içeride 3-5 adım attıktan sonra, birisi kolumdan tutup sert  bir şekilde asıldı. Kolumu tutan şahıs "Niye fotoğraf çekiyorsun vs vs." homurdanmaya başladı. Kolumu çok sıkı bir şekilde tutmaya devam ediyordu. Dışarıdaki görevli arkadaşın ricasıyla girdiğimi anlatırken kolumu bırakması gerektiğini söylemeye çalıştım. Bu sırada yanımıza başka bir görevli daha geldi. Birden etrafımız kalabalıklaştı. Etrafımıza toplanan kalabalıktan bir kaç kişi benim icazet(izin) aldığımı söyleyip, benim tarafımı tuttular, kolumun bırakılmasını söylediler. Dışarıda, bulunan arkadaşın yanına gittik. O da durumu anlatınca  hala sıkı sıkı kolumu tutmakta olan şahıs kolumu bıraktı sonunda, istemeyerek de olsa elimi sıkmak zorunda kaldı. İçeride cep telefonuyla çekim yapan kişiler de vardı. Ben, kendi yolunun yolcusu sıradan bir adamım, hiç kimsenin benden korkmasına gerek yok. Nedir bu paranoyanın sırrı? Allah'ın evi dediğimiz mescitleri  bu kadar sahiplenmek neyin nesi?

Bu ufak tatsızlıktan dolayı Vahid'in keyfinin kaçtığını, sanki kendini suçlu hissediyormuş gibi mahcubiyet yaşadığını hissettim. Keyfimizi bozmuş değiliz. Yolculuk devam ediyor dedim ona. Sonra Vahid'le helalleştik ve vedalaştık. Üç beş kişiye sorduktan sonra  El Gölü'nü buldum. Burasını fazla kalabalık bulduğum için fazla oyalanmadım; Tebriz'i arkamda bırakıp düştüm yola.

Tebriz'den sonra ne kadar yol gittim bilmiyorum. Geceleri yol almak gibi bir alışkanlığım yok; ama o akşam ay başka güzeldi; yolu bitirmek, durmak büyük hata olacaktı. Dolunayın yolumu ve ufkumu aydınlattığı bir akşamda pedala asıldım da asıldım; kafamda derin düşüncelerle dolunayın uğruna ölünesi güzelliğini izleye izleye giderken bir baktım Bostan Abad'dayım. Buranın parkını bulup çadırımı kurmak oldu ilk amacım. Parkı buldum bulmasına; ama çadırı kurmak fırsatı bulamadım bir türlü. Parkta volta atan ve çoğunluğu 20 yaş civarında olan arkadaşlar sardı etrafımı. Başta 2 kişilerdi derken üç, beş ve sonunda onu geçti sayı. "Ali Ağa, bizim içimiz geçmiş; genç yaşta mezara koymuşlar bizi. Bak şu adamın yaşı 25; ama sorsan en az 55 hisseder. Burada hayat bize zindan oldu. İçki var mı içki? Türkiye'ye gelsek bizi diskoya, bara götürür müsün? Türkiye'ye gelsek iş bulabilir miyiz?" Buna benzer cümleleri İran'ın başka yerlerinde de duydum.

Bilmem hangi gündü. Şunu da yaşamışlığım vardır, anlatmazsam olmaz. Yol kenarında yüksekçe bir duvarın gölgesinde dinlenen insanlar kesti yolumu. Durdum nasibimizde ne varmış bakalım. Otu, b.ku... her şeyi merak edip soruyorum ya; dedim ki bu duvarın arkasında ilginç bir bina varya, nedir bu? Karhanedir orası? Varsa bir ihtiyacın gir, içeriden iste, yardımcı olurlar. Nasıl yani, ne karhanesi. Ağaç karhanesi, tahta yapılıyor. Haa, haa iyi öyleyse, varsa soğuk su isteyeyim...

Yola düştüğüm günden bu yana konuştuğum insanların çoğu başımın sıkışabileceğini düşünüyor olacaklar ki, bir ihtiyacın olursa muhakkak ara deyip bana telefon numaralarını vermekteler ve benim de numaramı almaktalar. Benim henüz başım sıkışmadı, numarasını aldığım insanlardan hiçbirini aramadım; fakat yanından ayrıldığım ve belki de bir daha hiç karşılaşmayacağımız bu insanlar, arayıp yolculuğumun nasıl geçtiğini, ne halde olduğumu, bir ihtiyacımın olup olmadığını sormaya  devam ediyorlar. Sağolsun, Tebriz'den ayrılaldan bu yana Vahid de aramaya devam ediyor. Muhammed Reza da arıyor. Zencan'da benim için kalacak yer ayarlamış. Zencan'da beni misafir etmek isteyen arkadaş olan Ferhad da arayıp nerede olduğumu soruyor. Ona yarın Zencan'da olabileceğimi söyleyip, akşam üzeri yol kenarında bulunan mütevazi bir tesise kurdum çadırımı. Burası aynı zamanda, önündeki çakıllı alanla tır parkı görevi görüyor. Elinde uzunca bir sopa ve büyük bir fenerle etrafta bağırarak dolaşan tesisin gece bekçisi hizmetinin karşılığı olarak tır başına 2000 Tümen (1,5 TL) alıyormuş. Geceyi burada geçirecek 2 tane tır var. Yani bekçinin bu akşamki hasılatı sadece 4000 Tümen olacak. "Senin aracın kiçik(küçük);  vermene gerek yok." dediyse de 5000 Tümen verdim, üstünü istemeyince gözleri parladı, sevindi.

Bir akşam üstü Zencan'a vardım. Telefonla konuştuğumuz Ferhad gelip beni Zencan girişindeki parktan aldı. Evde Ferhad'ın anası, babası, kardeşi Mehdi ve ertesi gün birlikte Türkiye turu için yola çıkacağı arkadaşı Ahmet çok iyi karşıladı. Akşam son derece güzel bir yemeği büyük bir iştahla yedikten sonra Ferhad dedi ki: "Sana, sabah bir hellim pişireceğim, parmaklarını yiyeceksin." Hellim nedir diye sordum elbette. Ferhad'ın babası, hellimciymiş ve Zencan'daki lokantalara ve ilgili yerlere hellim satıyormuş; çok merak ettim doğrusu nasıl bir yemek olduğunu. Sabah olunca Ferhad haydi sofraya, hellim hazır dedi. Senin tabağını torpilli yapacağım dedi ve ağzına kadar keşkek doldurdu. Bunu hiç beklemiyordum! Bir kaşık aldım, en son hangi köy düğününde yediğimi hatırlamadığım, nefis, sütlü keşkekti yediğim. Allah'ım bu kadar mı benziyorduk biz.

Ferhad ve Ahmed Türkiye turuna başlamadan önce bir süre İran'da bisiklet sürecekler ve bu sabah yola düşecekler. O sabah evden birlikte çıkarken Ferhad'ın anası kapıdan çıkarken bize Kur'an-ı Kerim'i öptürüp, Kur'an-ı Kerim'in altından geçirdi bizi. Alnımızdan teker teker öptü. Anadolunun cesur, mert, bin defa eli öpülesi herhangi bir kadınından zerre farkı olmayan bu insanın elini öpüp hayır duasını aldık. "Sizi Allah'a tapşırdım.(Allah'a emanet ettim.)" dediğini, gözünden bir kaç damla yaş süzüldüğünü ve biraz sonra arkamızdan dökeceği bir sürahi suyu tuttuğu elinin titremekte olduğunu gördüm en son. Sağol anam. Allah Ferhad'ının yokluğunu göstermesin sana. 

Ferhad ve Ahmed, Zencan'da bir kaç resmi dairede temaslarda bulunacaklar. Ben onlarla helalleşip Tahran'a döndüm yüzümü. Yol yapımında çalışan, yolumu kesip bana karpuz ikram eden mühendis arkadaşlardan birisi, kubbesinin büyüklüğünden dem vurarak Sultaniye Kümbeti'ni kesinlikle görmemi söylemişti. Yolun bir yerlerinde "Sultaniye" tabelasını görüp sağa saptım. Bir ikindi vakti Sultaniye'ye vardım. Büyük bir yerleşke içerisinde yer alan kümbeti bulup, içine girdim. Daha önceki müzelerde olduğu gibi burada da durum aynı. Giriş İranlı'ya 2000 Tümen, yabancıya 15.000 Tümen. 2000'i farsça, 15.000'i Latince yazmışlar; biraz da şark kurnazlığı var gibi geldi bana; hani yabancı değiliz bu hareketlere. Bir çok yabancı turist anlamıyordur bu durumu. Mecbur verdik, burada bir tanıdık yok henüz. İçeride çalışma var, her taraf iskele kurulu; o meşhur büyük kubbenin büyüklüğünü pek hissedemedim. İçeride çok kısa süre kalıp çıktım.

Sultaniye civarında dolaştım. Tarlaların arasındaki yollarda bisiklet süren bir kaç çocukla yarıştık, çoğunlukla başa baş geçen yarışmada kendi isteğimle sonuncu oldum. "Tam hazır değildim, sayılmaz bir daha yarışacağız." dedim. Bir daha yarıştık, yine sonuncu oldum. Kafasına ne idüğü belirsiz değişik bir cisim takılı bir bisikletliyi geçen çocuklar, nasıl mutlu oldu, anlatamam.

Şehir merkezindeki parka gelip boş bir köşeye çadırımı kurdum. Akşam üzeri beni üşüten bir rüzgar esmeye başladı. İleride top oynamakta olan gençler, maçlarını yarıda bırakıp etrafımı çevirdiler. Oturduk, gençlerin merakla sorduğu sorulara cevap verdim. "Burası hep böyle rüzgarlı mı olur?" dedim. Gençlerden birisi "Ağa, burada bir yel çıkar, adamı aparır." dedi. Başta çölün ortasında küçük bir şehir izlenimi vermişti bana Sultaniye. Olcaytu böyle bir yeri neden başkent yaptı ki diye düşünüyordum! İran'ı sıcak kavururken, Sultaniye'nin serin rüzgarı beni üşütmekteydi. Belki de, bu serin rüzgarı için burayı İlhanlılar'ın başkenti yapmıştı.

İran'daki bütün parklar neredeyse kamp alanı gibi. Sabah erken kalktığımda, etrafta yorgan döşek yatan kadın, çoluk, çocuklar görmek alışılagelmiş bir durum oldu artık benim için. Evde sıcakta bunalan halk kendini parklara atıyor. Gün boyu parkta piknik yapan halk, gece olunca yine parkta yatıyor. Sabah olunca yakındaki marketten sıcak su aldım. Sıcak suyla çay ve çorba yapacağım. İran'daki marketlerin önünde büyük su kazanları var; bu kazanlarda sürekli sıcak su bulunuyor. Yerel halk genellikle elinde bir çay termosuyla dolaşıyor. Çayı bittiğinde 1000 tümen karşılığında termosunu bu büyük kazanlardan doldurabiliyor. Ben ocağımı çalıştıramadığım için yolculuğumun başında hayal kırıklığı içerisindeydim; ama bu kazanlar sayesinde İran'da sıcak su sıkıntısı çekmeyeceğimi görmüş oldum.

Serinde olabildiğince yol alabilmek için erken saatte terk ettim Sultaniye'yi. Hava sıcaktı, hararetim Yüz Kırktı. Zamanlardan öğleye yakın bir zamandı, mekanlardan Ebhar'ı geçeli 9-10 km kadardı. Uzun saçlı bir arkadaş yolumu kesti. Yol kenarındaki tesiste karpuz yedik önce. Bu arkadaş da Ferhad (Ne çok Ferhad la karşılaşıyorum). Dediki "Ebhar'da düçarhsavar(bisikletçi) arkadaşlar var, onlarla tanıştırmak istiyorum seni. Karnını doyurur, hava serinleyene kadar dinlenirsin, otururuz, konuşuruz, sonrada yoluna devam edersin." Ebhar dediği yer oldukça geride kalmıştı ve bu sıcakta o kadar yolu gidip gelmek hiç de iyi bir fikir değildi doğrusu. Ferhad çok ısrar edince, kabul ettim. Ferhad araba ile önden ben bisikletle Ebhar'a vardık. Mehdi'nin mekanına geçtik. Mehdi eski bir bisiklet yarışçısı imiş, birincilikleri ve ikincilikleri varmış. Şimdi Ebhar'ın biraz dışında ceviz ağaçları arasında, atları, inekleri ve köpeği ile zaman geçiriyor. Sonra birkaç arkadaş daha geldi. Sağolsunlar el üstünde tuttular beni. Sohbet uzadıkça uzadı, ceviz ağaçlarının gölgesinin serinliğini ve de arkadaşların sıcaklığını arkamda bırakıp yola düşemedim. Herkes ısrarcı olunca kalmaya karar verdim. Gece, geç saatlere kadar oturduk, yedik içtik, belki ileride yazacağım mevzuları konuştuk. Gidenler gitti, Ferhad ile Mehdi'nin misafiri olduk o gece.

Arkamda güzel insanlar, susuzluktan çatlamış topraklar, alnımdan yere düşen damlalar, unutulmaz anlar bırakarak Kazvin'e vardım. Kazvin'de beni Meysam misafir edecek. Ferhad, Zencan'dan ayrıldıktan sonra Meysam'ın telefon numarasını göndermiş, onu da benden haberdar etmiş, sağ olsun. Zencan'a erken bir saatte vardım. Bir parkta bir süre dinlendikten sonra Meysam'ı aradım. Yarım saat sonra bisikleti ile geldi. Dün, ona yarın Kazvin'de olacağımı yazmıştım. "Yarın ne demek diye sordu?" (Burada "yarın" kelimesi yerine "sabah" kelimesi kullanılıyor.).

Kısa bir yolculuktan sonra  şehir merkezinde tarihi bir yapının avlusuna oturduk. Orada bizi Behzad da bekliyormuş, yanında ispanyol bir misafirleri var -Niagi-. Çayımızı istedik konuşmaya başladık; sohbet bazen ingilizce bazen de Türkçe ile devam ediyordu. İspanyol arkadaş şaşkın şaşkın bakmayı bırakarak; "Farsça mı konuşuyorsunuz siz?" diye sordu. "Hayır, Türkçe konuşuyoruz." dedim. Nasıl oluyor bu iş, hadi sen Türksün, Meysam, Behzad, yan masadakiler ve garson arkadaş hepsi Türkçe'yi nereden biliyor?" diye sordu?

Ben bu akşam Meysam'ın misafiri olacağım. Yarın sabah O, iş için şehir dışına çıkacağı için, Behzad bana Kazvin'i gezdirecek.

Meysam'ların evine vardık. Babası Reza Abi, kardeşi Muhammed Cevat ve anası bana karşı büyük konukseverlik gösterdiler. Anası: "Anaa, eyni bizim kimi danışırya bu." dedi. Yine o akşam Behzad'ı ziyarete gittik. Behzad bize bir ney ziyafeti çekti ki sormayın gitsin. Kendimizden geçtik, bir daha, bir daha istedik; İran'dan Türkiye'den, hayatlardan, hayallerden, Behzad'ın hayallerinden... söz ettik. Behzad 3 dili ana dili gibi çatır çatır konuşuyor. Bu genç yaşında 3 müzik aletinin üstadı olmuş bir mühendis, yakın zaman içinde Hollanda'ya taşınmayı; orada müzikle ilgilenmeyi düşünüyor. "Bizim oralarda buna beyin göçü denir ve keşke bunu yapmak zorunda kalmasan." dedim. Bu coğrafyada oturup konuştuğumuz insanların arasında kalitesini o kadar belli eden insanlar vardı ki. Anlıyordum ki bu insanlara bulundukları ortam dar geliyor; etraflarına örülmüş kozayı yırtıp atmak istiyorlar. O onlardan yalnızca biriydi.

Sabah uyandığımda Meysam ve Cevat evden ayrılmıştı. Kahvaltıyı anasıyla ve babasıyla yaptık. Çok geçmeden Behzad geldi. Kazvin'in altını üstüne getirdik. Kavunlu dondurma yedik. Değişik içecekler içtik. Sağolsun Onun sayesinde dolu dolu zaman geçirdim. Kazvin'deki bütün müzeleri gezdik. Neredeyse her müzede bir tanıdığı vardı, herkes çok yardımcı oldu. Behzad bir müzedeki deftere bir şeyler karalamamı isteyince "İyi ki bu topraklara gelmişim. İyi ki bu coğrafyada yaşayan insanları tanımışım. İyi ki onların tanıklık ettiği zamana tanıklık etmişim. Mutluyum, umutluyum..." yazdım. Çok konuşan bir adam değildi Behzad, "Bunları benim defterime de yazar mısın?" dedi ve ekledi "Hala umudun olduğunu neye dayanarak söylüyorsun?" "Bu topraklar Sadi, Hafız, Ömer Hayyam, Şehriyar gibi değerleri yetiştirdi. Görüyorum ki hala yetiştirmeye devam ediyor." dedim. Gülümsedi...

Ayrılık vakti gelip çatanda, "Ali dostum, bana bir hayat tavsiyesi verir misin?" dedi. Estağfurullah kardeşim, bu nasıl bir mütevazılıktır, ne haddimize. Biz, senden sadece ders alırız. Mücadele et kardeşim; çok iyi yerlerde olacağını düşünüyorum; çünkü yerden göğe kadar çok hak ediyorsun ve seni tanıdığım için kendimi çok şanslı hissediyorum... Seni herkese anlatmak, boynumun borcu olsun. Allah'a ısmarladık...

Bir başka gece Heştgerd'de Behzad'ın arkadaşı  Muhammed'in misafiri oldum. Hakkını helal etsin, Muhammed yol kenarında, 5 saat boyunca beklemiş beni.

Yolculuğum boyunca ismini sayamayacağım kadar çok kişi çay, soğuk su, karpuz ikram etti. Buradan hepsine minnettarlığımı ve borçlu olduğumu tekrardan bildirmek isterim. Karpuzumuzu yerken, çayımızı suyumuzu içerken insanların Türkiye hakkında merak ettiklerine sabırla cevap vermeye çalıştım. En çok İbrahim Tatlıses'in neden vurulduğunu, şimdi ne durumda olduğunu sordular. Petek Dinçöz'ü, Recep İvedik'i ve daha bir çok ünlü ismi, hatta tanımadığım isimleri görüp görmediğimi soranlar oldu. Gezmek için, turistik Hazar kıyısı değil de, neden çorak toprakları tercih etttiğimi çok merak etti insanlar; onlara tercih ettiğim yolu daha samimi bulduğunu anlatmaya çalıştım. Televizyon dizileri, Türkiye'de ne kadar maaş karşılığında çalıştığım çokça soruldu. Bisikletle gezdiğim için devletin bana para verip vermediğini soranlar oldu. Hiç kimseden bir kuruş almadığımı söylediğimde çok şaşırdılar. Madem para kazanmıyorsun öyleyse niye geziyorsun dediklerinde çoğunlukla elimdeki çayı gösterip "Burada oturup, bu çayı sizinle içmek için." diye cevap verdim.

İran'da insanlar çok cana yakınlar. Hele Türkiyeli olduğunuzu öğrenirlerse el üstünde tutarlar sizi. Evlerinde ağırlamak için elden gelenin daha fazlasını yaparlar. Sizi misafir etmek onlara yeterli gelmez; bir sonraki durağınızda, bir bakarsınız, birileri sizi misafir etmek için yolda bekliyor olur. Market ve benzeri yerlerde para verirken bir çok kimseden "Gabulü yohtur(Kabul edemem). Gonağımız olasan(Konuğumuz ol)" cümlelerini defalarca duydum. Bunu kesinlikle iş olsun diye söylemiyorlardı. Hani parayı vermeden çıkıp gitsem, arkamdan tek laf etmeyecek adamlardı.

Buradaki insanlar Türkiye'yi gerçekten sıkı takip ediyorlar. Türk televizyonlarının neredeyse tamamı İran'dan izlenebiliyormuş. Uydu anteni kullanmak yasak mı; elbette yasak. Öyleyse nasıl izliyorsunuz diye yolda bir kavuncuya sormuştum. İran'dan Farsça olarak yayın yapan az sayıdaki kanalların tamamı devletin kontrolündeki kanallar. Onun deyimine göre bu kanallarda hep hacılar, hocalar olurmuş. Umuma açık yerlerde, iş yerlerinde kesinlikle uydu anteni bulunduramazlarmış. Gizli saklı evlerinden seyrederlermiş Türk televizyon kanallarını. Zaman zaman köylerine asker gelirmiş, uydu antenlerini ve alıcılarını toplarmış; fakat onlar ertesi gün yeni bir uydu anteni ve alıcısı satın alırmış. İnsanların anasından, atasından öğrendiği dili kullanmasını engellemeye çalışmanın acı sonuçları olacaktır.

Gitmese gitmese, ancak naneli ayran kadar hoşuma gitmeyen diğer bir durum: insanların illaki siyaset konuşmak için çok istekli olmalarıydı. Türkiye siyasetinde ne olup bitiyor diye soranlara, muhabbetin konusunu değiştirmek için değişik yollar deniyordum, uzun zamandır yolda olduğumu ve gündemi takip edemediği söylüyordum. Adamlar, bilmediklerinden değil de, iş olsun diye soruyorlarmış. Günü gününe takip ediyorlarmış Türkiye gündemini. Anbean aktardılar ne olup bittiğini, sağ olsunlar. Siyaset konuşmak, bizde olduğu gibi burada da bir çok kimsenin hobisi olmuş. İranlıların Türkiye siyaseti hakkında ne düşündüğünü merak eden varsa söyleyeyim: üç beş yıl önce tam tersiymiş; ama son dönem Türkiye siyasetinden ve siyasetçilerinden hiç memnun değiller. Anladığım kadarıyla bilinçli bir şekilde televizyonda, gazetede, cuma hutbesinde vs  Türkiye aleyhinde propagandalar yapılıyor.

Diğer bir husus: adımın Ali olduğunu söylediğimde "Şia mısın?" diye sormalarıydı. Türkiye'de insanların Hz Ali'ye ve ehli beyte olan sevgilerinin çok fazla olduğunu, bu nedenle Ali, Hasan ve Hüseyin isminin Türkiye'de en çok kullanılan isimlerden olduğunu anlattığımda şaşıranlar, "Bak, bunu bilmezdim." diyenler oldu.

İran'a girer girmez dikkatimi çeken diğer bir konu da: yer isimlerinin yazılı olduğu tabelalar. Osmanlıca ile ilgilendiğimden bu tabelaları rahat bir şekilde okuyabiliyorum. Bu tabelalarda yazılı olan yer isimleri Fars alfabesi ile yazılmış olmasalar, kendinizi Anadolu'nun bir yerlerinde sanabilirsiniz. Çünkü tabelalarda okuduklarımdan bazıları şunlar: Tepe Başı, Kara Çay, Şirin Kent.

Tabi ara sıra lokanta önündeki üzerinde "Kelle Paça" yazan tabelaları da unutmamak gerekir. İran'daysanız ve "kelle paça" seven bir insansanız, yol üstünde kelle paça satan bir lokantayı kaçırmak istemiyorsanız Osmanlıca okuma yazmayı öğrenin derim.


Tahran'a doğru yoğun trafik başımı döndürdü. Hele o Tahran'dan nasıl canlı çıktım hala şaşıyorum.  Tahranın kalabalık, ruhu eksik sokaklarını, el arabalarından adım atacak yeri kalmayan Kapalı Çarşı'nı  gezmeye çalıştım. Yaren'imi, içim burkularak bir otele teslim edip, İsfahan'a bir otobüs bileti aldım.

Otobüsün hareket saatine birkaç dakika kala yerime oturdum. Muavin sanırım, ikramları sessizce dağıtmaya başladı; ama benimle birlikte sadece iki üç kişi kabul etti ikramı. Burada yolculuk başlamadan dağıtılıyor sanırım diye düşünüyordum. Adam bütün otobüsü dolaştıktan sonra yanıma gelip 5000 Tümen demesin mi? Üçkağıtçılık her yerde; ama benim hatam, anlamalıydım. Paketi açtık vereceğiz, mecbur.

Sonra otobüs hareket etti, otobüs çok hızlıydı, insanlar hız sarhoşu olmuşlar gibiydi, çok ruhsuz görünüyorlardı, muavin çok soğuk bir adamdı... Yapıştım otobüsün camına, dışarısını seyretmeye başladım. Bulutları, dağları, susuzluktan çatlamış toprakları, ağaçların gölgelerini çok büyük bir hızla terkediyorduk. İleride bembeyaz bir tuz gölü görünüyordu, göl kıyısında oynayan bir çocuk vardı. Benim o çocuğa ulaşmam gerekiyordu; ama olmuyordu. Olmazdı; yola, ona ihanet etmiştim. Benim istediğim bu değildi, bu şekilde değildi. Anladım ki yolu, yolculuğu bitirmiştim. İsfahan'a varır varmaz Tahran'a dönüş biletini aldım. Terminalde çok kısa bir süre geçirdikten sonra ilk otobüsle Tahran'a geri döndüm. Yaren'i sevdim, gönlünü almaya çalıştım.












Behzad'ı, çevremdeki insanlara anlatmıştım, anlatıyordum. Bir gün evde annemle otururken O'nun gittiğini duyduk. Ne diyeceğimizi, ne yapacağımızı bilemez olmuştuk. Sadece susuyorduk. Ben aldım elime, kalemi kağıdı; bir şeyler karalamaya çalışıyordum. Belki de kendimi O'na borçlu hissediyor ve borcumu ödemeye çalışıyordum. "Ne yapıyorsun?" diye sordu annem. Şiir yazıyorum." diyebildim. "Şiir yazacağına kalk, Yasin oku." dedi. Zaten yazamamıştım, yazamıyordum ve şunu çok iyi anlıyordum ki: belleğimdeki anılar şiirin kendisiydi. Rahat uyu kardeşim. Şundan çok eminim ki, iyi yerlerdesin.

En güzel yemekleri yemek, büyükçe rahat bir yatakta uyumak, odamın başkalarınca temizlenmesi, bir kumsala uzanıp bronzlaşmak gibi şeyler değil yolculuklarımın amacı. Eski eserleri görmek, güzel fotoğraflar elde etmek de değil.  Yola düşmemin başka nedenleri var. Yola verebildiklerim olmalı; yoldan aldıklarım. Bu yolculuktan da dersler aldım. Anladım ki. Daha çok iyilik yapmalıyım; daha az kendimi düşünmeliyim. Daha çok güvenmeliyim; daha az ön yargılı olmalıyım. Daha az fotoğraf çekmeli, daha çok anı yaşamalıyım. Anladım ki en güçlü yolcu sevgidir, bir insana ulaşmanın en güzel, en hızlı yolu, yine sevgidir ve yolculuğumun sonunda yanımda götürebileceğim en büyük servet: insanların kalbindeki sevgiyi hissettiğim anlardır. Selam, sevgi ve rahmet ile... Tüm güzel insanlara...

İlgili Başlıklar

1 yorum:

  1. Ali Hocam döktürmüşsün gene
    Soluksuz okudum
    En sonunda kendin ile hesaplaştığın bölümden çok etkilendim
    Çok güzel günler geçirmişsin
    İran ı senin gözünden görmek çok güzel ve farklı
    izlenimlerini bizlerle paylaştığın için çok teşekkür ederim
    Çıkacağın turlarda ve hayat mücadelende yolum hep engelsiz ve açık olsun
    Selamlar...

    YanıtlaSil

Her hangi bir hesabınız yoksa yorumlama biçimlerinden "Anonim"i seçiniz. Bu durumda lütfen adınızı mesaj içinde belirtiniz. Yazılan cevaplardan haberdar olabilmek için "Beni bilgilendir." seçeneğini kullanabilirsiniz.

Takip Et

Image and video hosting by TinyPic