20 Eki 2015

Güzel İnsanlar Diyarı (İran-1)

İstikamet İran. Doğubeyazıt'tan çıktım yola. Bir kaç saat heybetli Ağrı Dağı'nın yanı başından bisiklet sürdüm. Gürbulak'tan önce Telçeker Köyü'nde  yol kenarındaki bir mezarlığı gözüme kestirdim. Mezarlığın içinde bulunan mescidin gölgesini ve çeşmesini kullanacağım, hem mezarlıkları severim; sakinleri çok sessizdir, zararsızdır.

Burada biraz dinlenecek, su kaynatıp makarna pişirecek; tabi ki mescidin hakkını da verip borcumuzu da ödeyecektik; ama ocağımın küçük bir parçasını evde unuttuğumu anlayınca tüm keyfim kaçtı; tur boyunca makarna pişireceğim, çay suyu kaynatacağım ocağımın kullanım dışında kalmasını kabullenmem zor oldu. Su kaynatma işi yalan oldu; erişte türü makarnamı, gün boyu bisikletin arkasında, güneşte ısınmış suda ıslatıp yedim, fena olmamış, karnım doydu. Bu makarnalardan elimde 8-10 paket daha var. Ocağı çalıştıramayacağım artık. Makarnaları belki yine güneşte ısınmış suyla ıslatıp yiyebilirim; ama yanımdaki bir paket çay, kapağı açılmadan eve dönecek ve sadece turistik bir gezi yapacak gibi görünüyor. Öyle keyfini sadece kendimizin yaşadığı ve başka hiç kimsenin gözüne sokmak zorunda olmadan içilen bir çayımız vardı, yalan oldu. İkindi öncesi yola çıktım ve Gürbulak'a vardım. Sınıra yakın birkaç noktada riyal lazım mı diyenler oldu. Düşük kurdan bozmak istediler, lazım değil dedim, devam ettim.

Sınırın Türkiye tarafında minibüsten inen, başı açık ve kot pantolonlu birkaç kadın bir köşede, çantalarını açtılar. Başlarının bir kısmını örtüp, tunik benzeri kıyafetlerini giyip İran istikametine devam ettiler. Bu tablo, beni bekleyen topraklar hakkında fikir vermeye başlamıştı bana. Hayırlısı bakalım.

Sınırda her iki taraf da çok yardımcı oldu. Geçiş işlemlerimi yayaymışım gibi yaptırıp bisikletimle birlikte araçların geçtiği yerden geçtim. Herhangi bir aramaya maruz kalmadan kapıyı çabucak geçtim. 

Hemen sınırın İran tarafında yer alan Bezirgan'a varıyorum. Bezirgan'da neredeyse tüm dükkanlar Türkçe tabelalı. Sokakta yalın bir Türkçe konuşuluyor. İnsanlar ne kadar da bizden görünüyor. Bu durum beni şaşırtıyor da; ama bunu, sadece bu şehrin bize çok yakın olmasına bağlıyorum başlangıçta.

Yine içimde, aynı hisler var. Bu işin adı biraz da ayrılık ya, her geçen saniye biraz daha uzaklaşıyorum ya... İçimde tarifsiz hisler. -Arkada bırakıp giderken bir çoğunu, vatanı... Evden uzakta, başka diyarlarda, kimsesiz, çaresiz ve ürkek bir ceylan gibi hissediyorum kendimi. Bir gezginin kendisini böyle hissetmesi iyi değildir elbet; ama içe söz geçmiyor. Arkamda bıraktığım Ağrı Dağı o kadar heybetli ki,hala yanı başımdan yükseliyormuşçasına muazzam görünüyor; onlarca kilometre uzaklaşmama ve aramıza başka dağların girmiş olmasına rağmen onların üstünden gözlemeye devam ediyor beni. Yalnız olduğumu düşünmeye başladığım anlarda arkamda kalan görkemli Ağrı Dağı'na bir göz atıyorum. "Ben buradayım , yoluna devam et, durma." der gibi, güven veren bir hali var. Ağrı'dan aldığım güç ve cesaretle var gücümle basıyorum pedala.

Bu yalnızlık hisleri çarçabucak geçti; çünkü yoğun bir ilgiyle karşılaştım yolculuğumun hemen başlarında. Yol kenarlarından insanlar bana sesleniyor. Ne dediklerini anlıyor gibiyim. "Yorulma, yorulmayasan" gibi bir şey söylüyorlar; ama yine de pek emin değilim. Birine soruyorum" Ne diyorsunuz, nedir sizin derdiniz aga diye?" Adamlar gerçekten de "yorulma" diyormuş. Benim Türk olduğumu bilmedikleri halde söylüyorlar bunu.  "Yorulma" buralarda kolay gelsin anlamında kullanılan bir sözmüş. Maku'da birlikte bir süre zaman geçirdiğimiz arkadaşlardan birisi olan Hafız İstanbul Türkçesi gibi bir Türkçe ile konuşuyor. Ben, yine bir Türk'e denk geldim diye düşünüyordum; ama Hafız, Tahran'a kadar Türkler ile ve Türk olmadığı halde Türkçe konuşan insanlarla karşılaşacağımı söylüyor ve yolda kalmayacağımı, sırtımın yere gelmeyeceğini söylüyor. İran'da Türkçe bilen insanların olduğunu duymuştum, okumuştum ama bu kadarını beklemiyordum. Yolda konuştuğum insanların bir çoğu telefon numaralarını veriyorlar; bir sorunla ya da Türkçe bilmeyen biriyle karşılaşırsam arayayım diye; ama yüzlerce kilometre boyunca Türkçe bilmeyen birisiyle karşılaşmadım desem yeridir. 

İran'daki ilk gecemi Maku'da bir mescidin bahçesine kurduğum çadırımda geçireceğim. Mescidin abdesthanesinde gün boyu giydiğim kıyafetleri sudan geçirdim. Mescidin tuvaleti gözüme temiz göründüğü için burada duş aldım. Yorucu geçen hararetli sıcak bir günden sonra uyku tulumuna terden arınmış bir şekilde girmek gibisi yok. Bir bisiklet turu bazılarına göre rezilliğin daniskası ve işkence çekmekten başka bir şey değilmiş gibi görünse de; bana göre bisiklet turu: sadece bisiklet turu değildir; heyecan, kanaatkarlık, sabır, unutulmaz anlar, alınacak dersler, anlatılacak hikayelerdir... Bu coğrafyadan da kesinlikle üç beş hikaye çıkacaktır. Hayırlısı bakalım.

Bir başka gün, küçük bir yerleşim yeri olan Evoğlu'nu tepeden gören bir yerde, yol kenarındaki bir mermer deposunun bekçisi olan Perviz Abi'ye çadır kurmak için Evoğlu'nda park olup olmadığını sordum. "Sen bana gonak olaydın yahşı olurdu." diyen Perviz Abi parkın yerini istemeyerek tarif etti. Giderken "Beğenmezsen gelirsin ha." dedi. Perviz Abi'ye teşekkür edip ayrıldım, parkı buldum. Parkın tuvaletlerinin içler acısı halini görünce Perviz Abi'nin yanına döndüm. Kulübesinin ön tarafına çadır kurmak için izin istedim. "Sen benim evimin gabağına(önüne) çadır kurmak istersin ha, hayatta olmaz, ben gonağımı(konuğumu) çadırda yatıramam." dedi. Yok mok dediysem de dinlemedi; önce kulübesini bir güzel sildi, süpürdü, bir köşede katlı bir şekilde duran yeni halısını, serdi. İşte yatacağın yer burasıdır dedi. 

Köşksaray'da kısa bir mola vermekti amacım; ama Yaşar'la olan muhabbetimiz uzadıkça uzadı. Yüksek bir dağ var burada. Adı Keçi Galası imiş. Buranın eski insanları, Keçi Galası'nın, Erciyes Dağı'nın annesi olduğuna inanırmış. Erciyes ile Keçi Galası arasında bir benzerlik kuruyor bu insanlar; ya da bir dağı başka bir dağa benzeteceklerse eğer; Anadolu'daki bir dağa benzetmek zorunda hissediyorlar. Yaşar Türkiye'nin tüm illerinin plaka numaralarına varana kadar biliyor. Bir ara mevzunun ucu, Üstad Şehriyar'a dayanıyor. Yaşar, Heydar Baba'ya Selam'dan büyülü dizeler okuyor, zaman su gibi akıp geçiyor. Sonra veda vakti geldiğinde, bir hatıra fotoğrafı çekilelim diyoruz. Yaşar diyor ki: "Benim için herkese dersin ki: Bakırköy'den kaçmış bir İranlı.". O ne öyle Yaşar, başka birilerinden bahsediyor muşum gibi... Ben size nasıl İranlı derim? Ben, ne isem; siz, o'sunuz. Siz, ne iseniz; ben, o'yum. Siz bizdensiniz, biz sizdeniz.


Yola düşüyorum, yine birileri sesleniyor. Yol kenarındaki bir tarlada çalışanlardan geliyor ses. Çay ya da soğuk su ikram edecekler, biliyorum. Bisikleti yol kenarına bırakıp tarlaya dalıyorum. Üç beş dakikalık muhabbetten sonra, isten kapkara olmuş, ateş üzerindeki demliği gösteriyorlar, "Çay beş dakikaya hazır Ali Ağa, hele otur şöyle gölgeye su kaynayana kadar." diyor genç arkadaş Şahin. Çay suyu kaynayınca arkadaşlar aralarında bir fiskos çeviriyor, ben başta anlayamıyorum mevzuyu. Sonra birisi son derece mahçup bir şekilde"Ali Ağa biz seni çaya da çağırdık; ama vallahi çayı evde unutmuşuz biz; elimizde bir demlik isli su ve biraz şekerden başka bir şey yok; kusura bakma. Allah'ım sen nelere kadirsin. Hemen bisiklete koşuyorum, hiç bir işe yaramadan eve döneceğini düşündüğüm çay kutusunu heybeden çıkarıp dönüyorum. Benim, sadece turistik bir gezide olduğunu düşündüğüm çayım, güzel bir boşluğu dolduruyor ve amacına en güzel şekilde hizmet ediyor. Sonra çayın yarısını arkadaşlara bırakıyorum. Bu arada, burada "sıcak" sözcüğü yerine "isli" sözcüğü, "domates" yerine "badılcan" sözcüğü kullanılıyor. Gerçek bir yörük kadını olan ebemin yaptığı gibi...

Marand'tan sonra uzun bir yokuşu çıkıyordum. Allah'tan günün serin saatlerinde çıkıyorum burayı. Yine de kolay olduğunu söylemiyorum; ama öğle vakti İran'ın sıcağında hiç çekilmezdi. Yokuş çıkarken azalan suyumu doldurmak için bir kaç yüz metre ileride görünen bir benzinlikte mola vermeyi düşünürken daha yakınlardan gelen ilahi bir ses duydum, sese yöneldim, başımı sağa çevirince üst taraftaki su kanalını fark ettim. Bisikleti yola bırakıp daha yüksekte bulunan su kanalına tırmandım. Kanalın başına oturmuş, elimi yüzümü yıkamaya başlamıştım. Beş dakika geçmemişti ki yolda beni beklemekte olan bisikletimin başında eski bir kamyonet durdu. İçinden biri indi, önce bisikleti inceledi; sonra sağa sola bakınmaya başladı; sanırım beni arıyor. Beni farkedince el etti, aşağıya çağırdı. Yola indim. İngilizce olarak başlayan konuşmamız Türkçe devam etti. Arkadaşın adı Muhammed Reza, diyor ki: dağ başında bir evi varmış. Orada daha önce birçok harici yolcuyu ağırlamış. Bu gece beni de bu dağ evinde ağırlamak istiyormuş. Gelirsem çok mutlu olurmuş. Kamyonetin içinde hiç konuşmadan oturan bir kişi daha vardı. Başta işkillendim doğruya, doğru, sonra İran oğlum burası, niye korkuyorsun dedim kendime. Attık bisikleti kamyonetin arkasına; başladık İran'ın boz renkli çıplak tepelerini tırmanmaya. Muhammed Reza'nın 3-5 kilometre dediği, yol uzadıkça uzadı. Gayet konforsuz ve sarsıntılı bir akşam üstü yolculuğundan sonra gün batımında Muhammed Reza'nın harikulade mekanına vardık. Muhammed Reza'nın mekanı, insanın ömrüne ömür katacak cinsten. 2000 metre civarında bir yer; bu civarda insanın ayak basabileceği en yüksek yer burasıdır sanırım. Dedim ya burası insanın ayak basabileceği son noktada diye; bulunduğum ortam beni yücelttikçe yüceltti. Reza'nın defterine ne yazsam bilemedim. -Nur içinde yatsın- Servet Çomoğlu imdadıma yetişti ve şunları yazdım: " Yüreğim coşkusundan duramıyor yerinde. Uçuyormuş gibiyim Marand'ın üzerinde." 

Üst tarafta topraktan yapılma, yanı başındaki dağlarla aynı renkte tek gözlü bir ev var. Alt tarafta bir bahçe, bahçenin ortasında manzaralı bir duş yeri. Reza burada daha önce bir çok bisikletliyi ağırlamış; ama Türkiye'den gonak ettiği ilk kişi benmişim. "Ben çok istiyordum, Türkiye'den de birisi gelsin bana gonak olsun." diyen Reza'da da birçok İranlı'da gördüğüm aynı samimiyet vardı. Kamyonetteki diğer kişi Muhammed Reza'nın eniştesi imiş. Fars kökenli olduğu için Türkçe bilmiyormuş ve bu yüzden konuşmuyormuş.

Muhammed Reza dedi ki: "Sen duş almak istiyorsun, biliyorum; ama suyumuz çok serindir." "Su olsun yeter." dedim. Reza alt taraftaki bahçenin ortasına bir duş yeri yapmış. Kalbimi yerinden çıkarıp fırlatacak kadar kadar soğuk bir suyla hoplaya zıplaya duşumu aldım. Duş yerinin ova tarafı açık, yani kapısı yok; soğuk suyun sebep olduğu kalp krizi riski yetmezmiş gibi duş yerinin manzarası da heyecanıma heyecan kattı; ama kesinlikle çok hora geçti. Reza'nın burada ağırladığı yabancı bisikletliler, duş aldıktan sonra, burası için cold shower diyormuş. (Yabancısına Açıklama: Üyeleri bisikletlilerden oluşan, üyelerinin kalacak yer için dayanışma içinde bulunduğu ve sıcak duş anlamına gelen internet sitesi warmshowers'e gönderme.). Dedikleri kadar var.

Hava kararınca Reza'nın eşi, anası, atası, teyzesi ve teyze kızı da geldiler. Yanlarında birçok yiyecek içecek getirmişler. Hep birlikte oturduk, yedik içtik; geç saatlere kadar neredeyse her konuda konuştuk, ne kadar çok ortak noktamızın olduğunun farkına vardım. Bana sanki o aileden biriymişim gibi davrandılar. Kendimi kesinlikle başka bir ülkede ve yabancı insanların arasında imişim gibi hissetmedim. Geç vakitte Reza'nın anası, atası, teyzesi, eniştesi, teyze kızı arabaya binip Marand'a döndüler. Kaldık mı o dağ başında biz üç kişi. Sırtımızı verdik mi arkamızdaki toprak sıvalı duvara. Ay ışığının aydınlattığı belli belirsiz dağlara döndük mü yüzümüzü. Sonra Reza, kamyonetin teybinden açmaz mı bir müzik...

Çalmakta olan müzik gecenin o vaktinde Marand'ın dağını taşını inletiyordu ve bana bir yerlerden tanıdık gibi geliyordu; o da ne öyle. "Aşk yolunda berduşum, kaderim böyle" diyordu sanki. Yok artık, bunu da mı görecektim! O anda yaşadıklarım ve hissettiklerim çok farklıydı. Yaşadıklarımın gerçek olup olmadığını sorguladım bir süre. Bunlar gerçekti ve ben bu yolu tercih etmekle ne kadar doğru bir karar verdiğimi bir kez daha gördüm. Aşk yolunda yola düşmüş bir berduşun kaderi böyleymiş ve İran'da bir dağ başında, bir bağ evinde İbrahim Tatlıses dinlemek de varmış kaderinde.

Muhammed Reza: "Eğer karşılaşmasaydık; bu gece nerede kalacaktın?" diye sorunca. Ben kalacak yer için herhangi bir plan yapmadığımı, yarın da nerede kalacağımı bilmediğimi söyledim. "Önceden yer ayarlamak için neden interneti (warmshowers ve benzerlerini) kullanmıyorsun? dedi Reza. " Olabilir; ama aylar öncesinden tüm ayrıntılarıyla planlanmış bir yolculuktansa, yolda karşılaştığım ve hiç tanımadığım birisinin, bana mekanının ve yüreğinin kapılarını açarak, beni bir dağ evinde ağırlamasını tercih ederim. Bu gece için herhangi bir yerde herhangi birinin evinde kalmak için plan yapsaydım belki sizi tanıyamayacak bu eşsiz anları yaşamayacaktım." dedim. Geç saatte Reza istersen damda yat, dolunayı da izlersin dedi. Esen soğuk rüzgarın beni üşütmesine rağmen kabul ettim. Sonra Reza bir battaniye getirdi, üşürsen örtersin dedi, yine üşürsen aşağıya eve girersin dedi. Onlar dışarıda kurulu olan çadırda kalacaklar. Rüzgar bir kaç defa dama yayılmış olan eşyalarımdan bir kaçını aşağıya düşürdü. Aşağıya inip karanlıkta bulmam zor oldu. Neredeyse beni de damdan aşağıya düşürecek olan, battaniyeyi de örtmüş olmama rağmen hala beni üşüten rüzgara çok da direnemedim; sonra pılımı pırtımı, uyku  tulumumu alıp aşağıya indim, evin içinde devam ettim uykuma.

Sabah olunca Reza ve Müjde arabayla önden, ben bisikletle arkadan düştük yola. Yolumuz çok bozuk, hatta yol bile olmadığı için gayet yavaş ve dikkati bir şekilde sürüyorum. Yol üstünde, ellerinde kovalarla bahçeden köylerine dönmekte olan kadınlar durdurup kayısı verdiler; fakat burada kayısıya erik diyorlar. Dün Reza'nın beni kamyonetle aldığı yere kadar birlikte indik. Ayrılırken Reza Tebriz'de bisikletlilerin kaldığı bir parkın adresini, bir kağıda Farsça yazıp verdi. Ben Tebriz tarafına doğru giderken, onlar Marand'a doğru devam ediyordu. Onlardan ayrılmam kolay olmadı, yüce gönüllü bu güzel insanları tanıdığım için çok şanslı hissediyorum kendimi.

İlgili Başlıklar

7 yorum:

  1. Muhteşem bir yolculuk olmuş yine. Sizinle birlikte ben de o kişilerle tanışmış, o çayı içmiş, o kötü yollardan bisikletle geçmiş oldum.
    Pedalınıza ve ağzınıza sağlık...

    YanıtlaSil
  2. Çok güzel Ali hocam tebrikler.

    YanıtlaSil
  3. Iran muhtesem bi yer... elinize saglik guzel anlatmissiniz

    YanıtlaSil
  4. tebrikler Ali Hocam
    ilk günler çok keyifli geçmiş
    umarım diğer günler de öyledir
    takipteyiz
    selamlar...

    YanıtlaSil
  5. ali tebrik ederim allah yolunu açık etsin.

    YanıtlaSil
  6. Tebrikler.Anlatımınız çok güzel.Sanki sizinle beraber pedallamış gibi hissettim kendimi.

    YanıtlaSil
  7. Hocam harikaaaa
    ben talha tanırsın

    YanıtlaSil

Her hangi bir hesabınız yoksa yorumlama biçimlerinden "Anonim"i seçiniz. Bu durumda lütfen adınızı mesaj içinde belirtiniz. Yazılan cevaplardan haberdar olabilmek için "Beni bilgilendir." seçeneğini kullanabilirsiniz.

Takip Et

Image and video hosting by TinyPic